6 Mart 2017 Pazartesi

Sosyal Linç Aktive Edildi Sir!



Elbette nihai sonuç.

Sosyal medyada son zamanlarda gözle görülür bir biçimde ayyuka çıkan bir durum bu; insanları linç etme, overdose asparagas dedikodu, canım öyle istedi saldırırımcılık.

Bunun alt yapısı uzun süredir belirli gruplar tarafından oluşturuluyordu zaten. Alt yapı ile birlikte kitlelere de ulaşılınca ateşlediler fitili. Bugün geldiği hali çok önceden gördüğümü üzülerek söylemeliyim. Gelmemesi için de elimden geldiğince bu konuya değindiğimi, ben yazdıkça da yine bu tür gruplar tarafından saldırıya uğradığımı sanırım beni takip eden, okuyan birçok arkadaşım biliyor.

Birçok örneğini bizzat yaşadım, gördüm;

Anne sütünü faşizan bir tavırla savunurken, kadınları annelikleri üzerinden hırpalayanları, yerden yere vuranları,

Hayvan haklarını savunurken insanların ne denli vahşileştiğini,

Tam da kendisi eleştirdiğinin mislini yaparken hiç yapmıyormuşcasına eylemi başkasına yamayanları ve üstüne hedef gösterenleri,

Kendi dünya görüşüne ve yaşam tarzına aykırı olan yaşamları, dünya görüşlerini suç sayanları, dahası kendisini otorite kabul görüp (kendi kendine) kendi yaşam tarzını ve fikirlerini KANUNMUŞCASINA uygulama dayatmasına gidenleri....

Haklı bir isyanı, tavrı ve tarzından dolayı bel altı bir üslupla eyleme geçireni ve bunu yayanı...

Yüksek takipçi sayısı, daha fazla like daha fazla görüntülenme için, ortalama yaşı 13 olan çocukları whatsapp gruplarında çeteleştireni.. Kendi maddi çıkarı için o çocukları kullananı, yanlış yönlendireni.. Kin ve nefreti özenle aşılayanı, o yaştaki çocukların hayatları için en önemlisi olan eğitim hayatlarını hiçe sayanı ' ÖNEMLİ OLAN OKUL DEĞİL PARA KAZANMAK' düşüncesini TEOG sınavlarına hazırlanan çocukların bilincine işleyeni, 'sınavlarım yoğun fan sayfasında paylaşım yapamayacağım' diyen çocuğa 'olsun cnm sen arada paylaş mutlaka sayfanın takipçisi düşmesin' diyebileni....

***
Bu memleketteki kadınların çok ciddi şekilde ihmal edildiğini, geleneklere hapsedildiğini, sistematik mutsuzluklara maruz bırakıldığını düşünüyorum...

Yukarıda şahit olduklarımın %90'ını yapan kadınlar çünkü.


Sosyal medya hepimizin kendi hayat görüşüyle, yaşam tarzıyla, düşünce özgürlüğü ile, var olma hakkının olduğu bir dünya..

Her birimizin farklı kullanma amaçları var, olmalıda..

Kimi öğrenmek ister, kimi eğlenmek, kimi yalnızlığını gidermek, kimi yaşadığı durum herne ise yalnız olmadığını bilmek ister..

Bu amaçlar, bir diğerimize direkt zarar vermiyorsa, kabul edilmiş genel toplum kurallarını ihlal etmiyorsa, hukuka aykırı değilse, insani duyguları zedelemiyorsa herkes dilediği, inandığı gibi var olabilir.  Bu sanırım en tabi kişilik haklarından...

Ve fakat anlamamak için tepindiğimiz nokta tam da burası.

Tam da yukarıda bahsettiğim, her mahalleye yerleşmiş çetevari oluşumlar insanların bu haklarını bilinçli olarak ve dahası şevkle ihlal ediyor, binlerce insanın ihlal etmesi için de AZMETTİRİCİ görevini layıkı ile yerine getiriyorlar.


İnternetin sosyal platformlarını kullandığımdan beri birçok örneğini yaşadım... Ve elbette hepsine tepkimi gösterdim.


Yukarıda bahsettiğim noktalara özen gösterdiğim sürece;

Ben, kendi alanlarımda hayatıma dair, kendi istediğim kadarını paylaşabilirim. 

Bu şu demek;

Sen çocuğunun fotoğrafını paylaşmayı o veya bu sebeplerle doğru bulmuyor olabilirsin, saygı duyuyorum.

Ben çocuğumun fotoğraflarını paylaşmayı o veya bu sebeplerle doğru buluyorum, saygı duyacaksın.

Bu kadar basitken neden pratiğe dökemiyoruz? Çünkü kişisel fikirler, fikirlerin ürettiği garip teoriler türüyor bu noktada.

Ve herkes kendi yaşam tarzına uygun davranmasını istiyor karşısındaki insandan.

Benim yetişme tarzıma göre/ aile yapıma göre/ inancıma göre/ dünya görüşüme göre/ geleneklerime göre/...vs..vs..vs..

Eee?

Kardeşim benim de yetişme tarzıma göre/ aile yapıma göre/ inancıma göre/ Dünya görüşüme göre/ geleneklerime göre/ öyle değil bu iş n'apcazz????

Misal sen, bir annenin kendi profilindeki bebeğinin fotoğrafını alıp, kendi sayfanda #ÇOCOGONOTOŞHOROTMO diye ne hakla paylaşırsın? Sen o bebeğin ebeveynine 'TEŞHİRCİ' etiketini nasıl şak diye yapıştırırsın? Saldırmak için emek emek işleyip tek komutunu bekler hale getirdiğin binlerce insanın hedefine nasıl oturtursun? O anneye nasıl hakaretler ettirir mevzuyu 'çocuğunu elinden aldıralımmmmmmm' a getirtirsin?

Yahu ne hakla be?

Şu hakla; Çünkü fotoğraf benim kriterlerime uygun değil! Benim görüşüme aykırı! 

E sen kimsin bunu yapıyorsun? Hiç. 


Yahu daha fenası ne biliyor musunuz, asla yapmadığın, söylemediğin durumlarla itham edilmek, facebook'un dedikodu yuvalarında asparagas dedikodu senaryolarına malzeme edilmek;

Bir şekilde beni sevmemeyi tercih etmiş birisi bir yere 'esrar kullandığımı' hatta 'satın aldığımı gördüğünü!!' yazmıştı...Öyle emin..Öyle inanmış..

Veya yine aynı şekilde bir başka biri 'eski kocamın beni sürekli dövdüğünü anlattığımı ve sürekli ACITASYON yaptığımı' inanarak yazmış ve diğerlerini de inandırmaya çalışıyor falan.. :)  

Veya kendi alanlarımda canım istediği için/ bir kısmını anlatmayı tercih ettiğim için/ birçok kadına manevi anlamda fayda sağladığını, destek olduğunu bildiğimden anlatmayı istediğim için beni ben yapan hikayelerimden kesintiler anlatmam boş yazılara meze etmiş, insani değerler üstünde dalga geçerek tepişiyordu...

Berk'imin evlatlık olduğundan tutunda, ilk evliliğimin mahkeme sürecine dair bir ton varsayımlar... Trajikomik..

Niye oluyor tüm bunlar?

Birilerinin yaşamlarından farklı yaşamlara sahip olduğun için... Birilerinin fikirlerine biat etmediğin kendi fikirlerine sahip olduğun için... Birilerinin, kendi alanına girmesine müsaade etmediğin için..

O birileri de öyle hırslanıyor ki hali hazırda fiskosu seven, taraf olmadan zinhar yaşayamayan sevgili kadın ırkımı aktive ederek sözel şiddetine, özgürlüklere alenen tacizine yardım ve yataklık ediyor, cesaret veriyor....

Böylelikle;

Anne sütü veren anne vs mama veren anne  
Çocuğunun fotoğrafını paylaşan anne vs Çocuğunun fotoğrafını paylaşmayan anne...

Halbuki seçeneklere baktığında hepsi birer seçim...

O yüzden insan kardeşim,

Baktın sana uymuyor mu? Yorma güzel gönlünü fitne fücurla; tatava yapmadan bas UNFOLLOW'u geç..

Yemin ederim çok daha mutlu olacaksın bak. İçin kararmayacak negatif enerjiden, dedikodudan...

Ha baktın, toplumca kabul görmüş genel kurallar, insani değerler, hak hukuk ihlal ediliyor, insanlara, doğaya zarar var bas isyanını! Hemen yanı başında sesine destek vermezsem insan değilim.!


10 Ocak 2017 Salı

Yayım Yayım Yayılan Göbeğime İthafen.. Yamuna Korse



İnstagramda paylaştıktan sonra çok fazla kullanımla ilgili sorular alınca ve bir buçuk ay kadar düzenli kullandıktan sonra bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Evet bekleyenler, konumuz korse. J

Kendimi bildim bileli göbekli bir yapım vardı. Ne kadar zayıf olursam olayım dümdüz karnım hiç olmadı. Ayva göbeğimi severdim de bence sevimli ve hoş bir görüntüsü vardı J Ancak ilerleyen yaş ve ikinci doğumumla maalesef özellikle karın bölgem ciddi şekilde beni rahatsız eder bir hal almıştı.
İki doğumumdan sonra da korse kullanmadım. Hangi akla hizmet bunu yapmadım bilemiyorum.
İlk doğumumdan sonra sanırım genç yaşımın da etkisiyle çabuk toparlamıştım ama ikinci doğumdan  sonra öyle olmadı.
O ayva göbek büyümüş ve sarkmıştı.. Kıyafetli halimde dahi beni rahatsız eder bir görüntüm vardı. Bu durum git gide beni etkilemeye başladı. İstediğim gibi giyinemez olmuştum. Sürekli bol kıyafetler tercih etmek durumunda kalmak, ne giyersem giyeyim üstümde artık hep kötü duruyor olması bana kendimi çok kötü hissettirmeye başlamıştı. Alt bedenim inceyken göbek bölgemin kocaman oluşu orantısız bir vücut yapısına sebep oluyordu.

Evet doğru bir beslenme alışkanlığı edinmem ve spor yapmam gerekiyordu. Ancak bunları alışkanlık haline getirmek için belirli bir zaman ve disipline ihtiyaç vardı. Uzun vadede bu düzeni hayatıma adapte edebilirdim ama ben hızlı bir şekilde giriş yapmak istiyorum.

Bu sebeple korse kullanmaya karar verdim. Klasik bacaktan giyilen korseler kullandım işe yaramadı. Giydikten on dakika sonra korse vücudumun şeklini alıyordu bu sebeple daha profesyonel bir ürün arayışına girdim ve instagramdan Yamuna Korseye ulaştım.

Bu lateks, kopça kapama sistemli korseler yapısı itibariyle vücudunu şekle sokmayı ve düzenli kullanımda incelmeyi vaat ediyordu. Sayfalarından kullanıcılarının öncesi/sonrası fotoğraflarını inceleyip yorumlarını okuyunca askılı modelini kullanmaya karar verdim.
İlk günler açık söylemeliyim ki biraz zordu. Yayım yayım yayılmaya alışmış göbeğim toparlanmaktan hoşlanmıyordu elbette J mide kısmında da sıkılma hissi vardı. Ayrıca korse beni dik durmaya zorluyordu ve yıllardır alışmış olduğum hafif kambur şeklinde duramadığımdan sırt bölgemde de hafif ağrılar oldu ama bence normaldi hepsi. Vücut yeni bir duruş kazanıyordu, adı üstünde korse sıkı olmalıydı elbette. Bu bir alışma süreciydi. Yavaş yavaş kullandıkça korsenin de kullanıma bağlı esnekliği ile ilk günlerin zorlukları bitti.

Etkisini gördüm mü?


Yamuna korseyi taktığımda 2 beden küçülüyorum. Arkadaşlarım şahittir ki neredeyse L bedene tekabül eden göbek çevrem korseli S bedene iniyor. Dış görüntümde beni rahatsız eden o kocaman ve sarkık görüntü kayboluyor. Yaklaşık 1,5 aydır günde düzenli 5-6 saat kullanımla göbek çevremde 6,5 cm kadar bir incelme yakaladım evet J  Ayrıca korsenin sıkı yapısı sebebiyle çok fazla yemek yiyemiyorsunuz. Durduramadığınız ağzınızı korse durduruyor J)
Kullanmaya devam ediyorum, edeceğim de.. düzenli beslenme ve sporla desteklemeye çalışıyorum bu ara.

Peki sağlığa zararlı mı?



Valla açıkça bu hanım teyze gibi çılgınlıklar peşindeyseniz, dünyanın en ince beline sahip olaaacaağmm Guinness rekorlar kitabına giriceeeğmm diyorsanız; o korseyi yavaşça yere bırakınız. Zira göbüşten kurtulalım derken vücudumuza saçma sapan zararlar vermeyelim.
Örnekteki gibi abartılı kullanım da pek tabi vücut sağlığı açısından zarar teşkil edecektir. Her şeyin fazlasında olduğu gibi.

Şu detayı da yazmak isterim;
Birçok doktorun da önerdiği gibi ben de doğumdan sonra korse kullanımının faydalı olacağını düşünmekteyim. İnstagramda doğumdan sonra korse kullanan annelerden aldığım birçok geri bildirim de bu yönde. Benim bildiğim normal doğumdan sonra hemen, sezaryen doğumda dikişler iyileştikten sonra kullanılıyor olması. Ancak doktorunuza sormanızı da mutlaka öneririm.
 Yamuna korse il ilgili benim kullanım tecrübem ve gözlemlerim şimdilik bu yönde.
Umarım sorularınıza cevap verebilmişimdir.
Sevgiler.



20 Aralık 2016 Salı

Küçük Bir 'Ağaaba' Meselesi



Mart’ta dolu dolu 3 yaşına girecek olan Gece neredeyse son bir senedir arabadan başka bir oyuncağa ilgi duymaz olmuştu.

Öyle bir sevgi ve ilgi ile bağlandı ki arabalara bir noktadan sonra tek çeşit oyuncakla oyun oynama durumu beni iyiden iyiye rahatsız eder hale geldi. Zira oyuncağın, oyunların çocuk gelişimi, hayal dünyası için ne denli önemli olduğunun pek farkındayım.

Hal böyle olunca duruma müdahale etmek kaçınılmaz oldu..

Beni sosyal medya platformlarından takip eden arkadaşlarım bilir, çocuklarımı yetiştirirken cinsiyetçi bir tavır takınmamaya özellikle dikkat ederim. Benim fikrim renklerin, oyunların, oyuncakların cinsiyetinin olmadığı yönünde.. Bir çok uzman da bu konuda hem fikir.

Gece’nin sınırlandırılmamış bir oyun alanı varken onun ısrarla sadece arabalara yönelmesi, gece gündüz, içeride dışarıda sürekli yanında istemesi asla ama asla arabalarını paylaşmaması haliyle benim açımdan biraz can sıkıcı oluyor ve sürekli oyun, aktivite, oyuncak arayışı içinde oluyorum.

Geçtiğimiz günlerde bildiğiniz gibi My Little Pony  Arkadaşlık Günü hakkında yazı yazmıştım.
Altı sevimli Pony karakteriyle temelde çocuklara pozitif mesajlar veren, bence bir çocuğun öğrenmesi hayati olan altı temel duyguyu oyunla öğreten/kazandıran sevimli bir oyuncak serisi ile de tanışmış olmuştum.

Yukarıda bahsettiğim aşırı bağlılık durumunu yaşarken tam da ihtiyacımız olan oyuncağı bulmuştum.
Sihir, Cömertlik, Mutluluk, Sadakat, İyilik ve Dürüstlük değerlerini temsil eden Pony’ler bu süreçte bize gerçekten çok yardımcı oldu.

2011 yılından beri Minika Çocuk’ta yayınlanan My Little Pony Arkadaşlık Sihirlidir çizgi dizisinin 6. Sezonu ‘Equestria’yı Keşfet’ i izliyoruz birlikte.
Sonra alıyoruz minik Pony’lerimizi kendi arkadaşlık sihrimizi, isimlerine uygun hikayeler üreterek oynuyoruz.

Böylelikle çocuk, en başta paylaşmayı, cömert olmayı, mutluluğu, iyiliği, dürüstlüğü, arkadaşlığın önemini ve en önemlisi iyi bir insan olmayı oynayarak öğreniyor.

Ben böyle pozitif mesajlar veren, kavramları, duyguları oynatarak öğreten oyuncakları seviyorum ve çok faydalı buluyorum kesinlikle.

Yukarıda bahsettiğim tüm bu detayları daha net incelemek isterseniz; www.ponydunyasi.com web sitesine bakabilirsiniz. Youtube.com/mylittleponytr adresinden sevimli Pony’lerin maceralarına ulaşabilirsiniz.

Sevgiler.

20 Eylül 2016 Salı

ARKADAŞLIK GÜNÜ!


Geçtiğimiz günlerde Carrefour Maltepe Park AVM’de bulunan Joker mağazasında çok şirin çok anlamlı bir kampanyaya denk geldik; My Little Pony’nin “GEA işbirliğiyle” yürüttüğü Arkadaşlık günü isimli sevimli bir kampanya J
Bu kampanya doğrultusunda çocuğunuzla birlikte artık oynamadığı, ilgi duymadığı oyuncağını Joker mağazalarında bulunan My Little Pony Arkadaşlık Günü istasyonlarına götürüyorsunuz, sizin hediye ettiğiniz oyuncağa marka tarafından 5000 yeni oyuncak ekleniyor ve uzaklardaki hiç tanımadığımız arkadaşlarımıza hediye ediliyor J
Çocuktan çocuğa, minik ellerden el ele çoğalarak yayınlan bir oyuncak zinciri bu…
Bir çocuğu oyuncaktan başka ne mutlu edebilir ki?
Ve bir çocuğa paylaşmayı anlatmak, öğretmek için ne güzel fırsat elbette…
Biz görünce hemen dahil olduk pek tabi, Gece’nin artık yaş olarak dikkatini çekmeyen, oynamadığı bu oyuncağını istasyona bıraktık :) Acaba hangi çocuğa devredecek Gece anılarını ve hangi çocukla ortak bir anıya sahip olacak? Sıcacık bir merak bu bağ…

Bu kampanya bitmeden mutlaka çocuğunuzla konuşup ve hatta bir başka çocuğa hediye edeceği oyuncağı birlikte belirleyip yine birlikte istasyona götürmelisiniz J istasyona hediyenizi bırakırken de mutlaka bir fotoğraf çekin.. Ara ara bakar; bak o gün çok keyifli bir iş yapmıştık, dünyaya bir iyilik bırakmıştık hatırlıyor musun diye üzerinde sohbetler edersiniz :)
Bu arada çocuğunuz yanınızdayken şu adrese bir tıklayın;  http://mylittlepony.hasbro.com/tr-tr/friendshipday 
Karşınıza birbirleriyle çok iyi arkadaş 6 Pony çıkacak; Sihir, İyilik, Dürüstlük, Sadakat, Cömertlik, Mutluluk…
Her Seçtiğiniz Pony sizi farklı görevlere yönlendirirken siz de çocuğunuzla birlikte oldukça verimli ve faydalı bir aktivite gerçekleştirecek, ona bu önemli değerleri en güzel şekilde, anlatarak değil tecrübe ederek öğrenmesini sağlayacaksınız..
Biz ilk olarak İyilik’i seçtik J
Arkadaşlık aktivitelerinden ‘bir hayvana ilgi göster’ önerisini yerine getirdik. Sürekli yapıyoruz bunu aslında ama bir kerede Arkadaşlık gününü kutlamak için yaptık ve gidip mahallemizin sakinlerinden Köfte’yle biraz oynayıp yemek hediye ettik. :)

Gece oğlumla birlikte tüm bunları yapmış olmak ikimiz açısından da keyifli ve sıcacıktı kesinlikle…
Siz de katılın, iyi gelecek :)

8 Eylül 2016 Perşembe

Çişimiz Kakamız Bezimizeee



Gece 30 aylık oldu tabii, başladı ‘ Tuvalet alışkanlığı ne zaman?’ soruları, aile içi ‘eee yaz bitiyor bıraktırmayacak mısın kızım sen bu çocuğa bezi kocaman oldu!!’ baskıları.. Olumsuz cevap alınca da başlıyor anne söylenmeleri; Kızım ne küçüğüüüüü ben seni 40 günlükken tutuyordum tuvalete ayol. ( Burada saçları savuruyor şöyle..) Yaşına girmeden atmıştın bezi sen!!  Çocuk askere gidecek kızım!! Gel çocuğum sen hadi çiş yapalım çişşşş…çiİiİiİİşŞşŞşşŞŞŞ… (buraya kafasını duvara vuran emoji lazım bana!)


Evet efendim istisnasız bizim kuşaktan kimle konuşsan 40 günlük, daha gözü açılmamışken tuvalete tutulmuş, en tez elinden bezi bıraktırılmış… İnsan biyolojisine, fizyolojisine, psikolojisine adeta bir uçan tekme, bir aduket çakmış ‘erken bez bıraktırma’ gururuyla omuzları dik, alınları açık mağrur analarımız…
Başlıyorum ben de karşı atağa; Yahu anacım (teyzecim, sayın kayınbabam, üst komşum, parktaki hanımefendi…) bir kere çocuk hazır olmadan olur mu bu iş? Bak koca koca uzmanlar, ilim bilim neler anlatıyor; bağırsak ve mesane için gerekli olan kasların (sfinkter) olgunlaşması lazım diyor. Bu kasların gelişmesi diyor fizyolojik bir süreçtir diyor… Bu süreci tamamlamamış çocuk nasıl tutacak çişini kakasını diye soruyor? Ayrıca hem ben konuşmaya başlamadan girmek istemiyorum bu sürece ya. Çocuk olup biteni bir anlasın, bağlantıyı bir kursun, çiş ne bir bilsin bunu ifade eder hale gelsin istiyorum Allah Allah. Bu süreç nasıl riskler taşıyor psikolojik açıdan biliyor musun sen? Bunun kakaya bağlanması var, yapmayı reddetmesi var ohoo ‘çişimiz kakamıııızzzz tuvaleteeee..’ şarkısını birlikte söyleyip, sifona birlikte basıp, arkasından birlikte bye bye yapmadan psikolojiyi etkiliyor işte, biliyor musun bunları? Yok..
Anne gitti… Anne mavi ekran veriyor… Anne sistemsel çöküşte..


***
Evet şaka bir yana, gerçekten çocuğun hayatında kalıcı izler bıraktığını düşündüğüm bir süreç bu tuvalet alışkanlığı kazandırma dönemi… O yüzden ben Gece’den ‘hazırım’ sinyallerini almadan henüz bu işe girişmek istemiyorum. Yavaştan başladı…Kaka yapınca rahatsız olmaya, temizlenme talebinde bulunmaya falan o da yeni yeni…Ama daha başı durun bakalım..
Bu yüzden bizim için hala çalan şarkı ‘Çiişimiz kakamıııızzz bezimizeeeeee’ ☺
Bundan sebep bez hala çocuklu hayatımızın bu döneminde alışveriş listemizin demirbaşı efendim.
Ben biraz bez konusunda hassasım. Gece’de çok fazla pişik yaşadığımızdan sanırım. Doğduğunun 3. Günü antibiyotik aldığından pişikle çok erken tanıştı. Oldu mu da geçmek bilmiyor..
Geçenlerde lise arkadaşıma gittim bizim burada oturuyor Gece’den 5 ay küçük oğlu var. Öyle kapıdan uğrama olunca yanıma bez falan almadım neyse lazım oldu bez istedim getirdi, ilk defa orda denk geldim Komili Bebek bezine. Yeni çıkartmış. Halbuki iki seneye yakındır Komili’nin zeytinyağ özlü ıslak havlularını kullanıyordum hiç denk gelmedim. Nasıl iyi mi dedim? Ki o her markayı denemiştir, çok iyi dedi dene bak seveceksin.


Evet böyle tanıştım Komili Bebek beziyle, şuanda da kullanıyorum. Nesini sevdim peki?
Bebeğin cildine temas eden iç yüzeyi %100 doğal zeytinyağlı krem içeriyor, Türkiye’de ilk ve tek bebek bezi bu konuda. Evet tahmin ettiğiniz gibi bu özelliği ile tahriş, pişik, kızarıklık oluşumunu önlemeye yardımcı oluyor. Gece geçenlerde kulak iltihaplanmasından dolayı antibiyotik aldı yine pişik oldu ve tecrübe ettim ki havada kalan bir iddia değil bu, iyi geliyor.
Bir de bence yine diğerlerine göre en önemli farkı mis gibi kokuyor ☺ Komili Islak havluları gibi :) Bebeğin/çocuğun vücudunun anatomik yapısına uyumlu,  iç ve dış yüzeyin yumuşaklığı sebebiyle hareketlerini kısıtlamıyor aksine konfor sağlıyor. Özel emici bölge şekli itibariyle sıvıyı hızla emip alt tabakaya iletiyor ve hapsediyor böylelikle  ekstra kuruluk sağlıyor. Gece’nin kullandığı süre zarfı boyunca olumsuz değerlendirebileceğim bir durum olmadı ki en dikkat ettiğim, sabah uyanınca bezini açtığımda yoğun idrar kokusu ile karşılaşmamış olmam. Ayrıca www.komilibebe.com.tr anne dostu bir web site; hem kampanyalarını takip edebiliyor hem de bebeğinizle ilgili her türlü soruyu ortalama 24 saat içinde cevaplayan uzman doktor var. Sosyal medya hesaplarından da yarışmalar düzenleyerek birçok Komili Bebek ürünleri hediye ediyorlar şu linklerden sosyal medya hesaplarına ulaşabilirsiniz; https://www.facebook.com/KomiliBebe  https://www.instagram.com/komilibebe/
Ben denedim ve izlenimlerimi sizlere aktardım gerisi de sizin seçimlerinize kalmış ☺
Sevgiler..

15 Ağustos 2016 Pazartesi

İstanbul Depremi Hakkında

Paylaştığım link açılmayınca daha rahat ulaşılabilmesi için bloguma aktardım.
Evet çünkü bu okuduklarımı çok fazla ciddiye alıyorum.
Ben de herkes kadar bu konuda endişeliyim ve korkuyorum ancak bilimsel verilerin ve deprem tarihinin geçmişine baktığımızda korksak da yıllardır beklenen büyük İstanbul Depreminin önüne geçemeyeceğiz. O halde araştırıp elimizden geldiğince tedbirimizi almalıyız.
Olası bir deprem anında neler yapmamız gerektiğini biliyor muyuz? Hayat kurtaran bir stratejiniz var mı? Göçük altında kalma durumunda ne yapmamız gerekiyor hayatta kalmak için? Biliyor muyuz? Oturduğumuz bina deprem yönetmeliğine uygun mu? Benim hiç bir hazırlığım yok ve bilmiyorum!!

Evet belki bugün belki 10 yıl sonra, zamanı belli değil ama olacak.
Bir belgesel kanalında 'kıyamet gününe hazırlananlar' diye bir bölüm vardı... Kıyamet gününe hazırlanan insanları konu alan. Yaptıkları sığınakları, gıda stoklarını, o an ve sonrası için geliştirdikleri strajeleri anlatıyordu. Kulağa saçma geliyor değil mi? Peki elalem o güne bile böylesine tam donanımlı hazırlanırken biz neden olacağını ve felaket boyutunu bildiğimiz ( ya da duyduğumuz ama detaylarıyla pek ilgilenmediğimiz? ya da bilmediğimiz... o yüzden aşağıdaki alıntı..) ve beklediğimiz o büyük deprem için hazırlık yapmıyoruz?

Araştırıp öğrenmiyoruz? Halbuki tarihimiz deprem felaket örnekleri ile dolu.. En yakın örneği 99 depremi... Uzmanlar beklenen depremin ondan bile büyük felaketlere yol açacağını söylüyor, söz konusu milyonlarca insanı içinde barındıran metropol İstanbul çünkü.. Aşağıdaki yazının deprem sonrası senaryolarını bilemiyorum ama bana pek mantık dışı da gelmiyor, İstanbul'da yaşayan arkadaşlarım için de sanıyorum ki öyle..

O yüzden fantastik bulamıyorum ve elimden gelen ne tür tedbir varsa almaya çalışacağım... Sonrası ise olacağına bırakmak sanırım.. Korkuyla yaşanmaz ama şu bir gerçek ki tedbirsiz hiç yaşanmaz...




"bilimsel olarak size laflar hazırladım. deprem hakkında hiç bir fikir sahibi olmayan, fay hattının sadece adını bilen kardeşlerim, gelin size her şeyi açıklayayım.
neden uzmanlar istanbul'da büyük bir deprem bekliyor? aynı fay üzerinde olmasına rağmen neden uzmanlar adapazarı'nda ya da düzce'de veya bolu'da değil de istanbul'da deprem bekliyor? neden istanbul'da beklenen depremin büyük olacağı söylenir başlıktan da anlaşılacağı üzere? istanbul metropol olduğundan, istanbul'da deprem beklemenin daha matah bir şey olmasından değil. pek çoğunuzun yaşadığı bu şehir hakkında bilmeniz gerekenleri size herkesin anlayabileceği bir dille izah edeceğim.
öncelikle baştan başlayayım. ayağımızı bastığımız yerin derinlerinde magma var. bu magma sıvıya yakın bir madde. haliyle anakara bunun üzerinde yüzüyor fakat anakara dediğimiz şey tek bir parça değil. pek çok levhadan oluşuyor. bunlardan bir tanesi de anadolu levhası. bu levlar uzaydan bakıldığında birbiryle birleşik gibi görünse de birleşik değil. milyonlarca yıl önce tek parçaymış ama parçalana parçalana bugünki haline gelmiş. arabistan levhası, afrika levhası, anadolu levhası, avrasya levhası bunlar birbirinden ayrı ve bağımsız kara parçalarıdır. birbirine temas eden bu levlar arasındaki sınır niteliği taşıyan derin yarıklara (kırıklara) fay hattı denir.
dünyanın çekirdeğini dışı sıvı (7000 santigrad) içi katı (7300-7500 santigrad) halde ve saf demirden oluşuyor. bu çekirdek magmayı ısıtıyor ve konveksiyon akımları oluşturuyor (bir tencerede kaynayan su gibi düşünün. orada da etkili olan kuvvet aynı; konveksiyon akımları) bu akımlarda üsterinde bulunan kıtaları iterek hareket ettiriyor. bizim anadolu levhamızı da alttan arabistan levhası ve afrika levhası itiyor.
bu resme bakarsanız türkiye'nin fay hatlarını görebilirsinz.

resimde north anatolian fault dediği kuzey anadolu fay hattıdır. o hattın üst kısmı avrasya levhası, alt kısmı da anadolu levhasıdır. üst kısım sabittir, hareket edemez. haliyle bizim anadolu levhası büyük stres altında kalarak batıya doğru hareket eder. bu hareket senede 3 ila 5 cm arasındadır. bazen fay hattında takılmalar olur ve itildiği için hareket etmesi gereken levha hareket edemez. basınç iyice artar ve bir anda aniden fayın birbirine takılan yüzeyi kırılıp fay bir anda 2-5 metre ileri atar kendini. yani levya 100 senede yavaş yavaş gitmesi gereken 2 metrelik yolu 30 saniyede alır ve bu da büyük sarsıntılara yol açar. işte 17 ağustos gecesi tam olarak olan budur. atım 4-5 metre olmuştur ve süreç 45 saniyedir. bir ağacın dalı üzerine kar birikir birikir ve aniden çatırt diye kırılır ve ağacı çok pis sallar. deprem de bunun aynısıdır.
işte geldik zurnanın zırt dediği yere. bir fay hattı üzerinde bazen logaritmik büyüklüklerde aynı eksenli depremler oluşur. bu depremler için periyodiktir denebilir. bu tip depremlere deprem fırtınası denir. yani bir fay hattının bir ucunda büyük bir deprem olur. bir kaç on sene sonra az ilerisinde, sonra az ilerisinde derken belirli aralıklarla depremin bir fay hattı boyunca tren gibi ilerlediği görülür. işte biz buna deprem fırtınası deriz.
dünyada deprem fırtınasının en bariz örneklerinden biri kuzey anadolu fay hattı üzerinde görülmektedir.
sadece aletsel dönem olan 1930 sonrasını ele aldığımızda kuzey anadolu fayındaki deprem fırtınasını inceliyoruz. ha bu arada fay hatlarını da tek bir bütün olarak düşünmeyin. fay hatları da uc uca eklenmiş kibrit çöpleri gibidir. ama parça parçadır. her bir parçaya segment denir. deprem olduğunda genelde sadece bir segment kırılır. 17 ağustos depreminde izmit segmenti kırılmıştır. segmentin bir ucu yalova da, diğer ucu adapazarında olduğu için depremde asıl sarsıntıyı yalova-izmit-adapazarı yaşamıştır ve bu yüzden 17 ağustos depremi hem gölcük hem izmit hem de apazarı depremi diye anılmıştır.
işte deprem dizileri bir fay hattını oluşturan bir segmentte başlar ve segment segment zıplayarak devam eder.
kuzey anadolu fayı üzerindeki deprem fırtınasına gelirsek. bu deprem fırtınası 7 nin üzerindeki depremler için ele alınmıştır.
aletsel dönemden başlıyoruz.
1939 yılında kuzey anadolu fayının en uç kısmında erzincan depremi oldu. depremin büyüklüğü 7.9 idi. erzincan depremin olunca haliyle erzincan segmentindeki enerji boşaldı. bu enerji nereye gitti dersiniz? bu enerjinin bir kısmı titreşime dönüşerek dünyayı titretti. bir kısmı da fay hattı doğu-batı yönünde burulduğu için hemen batıdaki segmentte depolandı. bu erzincan'ın batısı için felaket demekti. yani kısacası segment üzerindeki enerjiyi tıpkı bir bayrak yarışı gibi hemen batısındaki segmente aktardı.
aradan 4 yıl geçmiştiki erzingan segmentinden aktarılan enerji hemen batıdaki niksar segmentinde ortaya çıktı. sene 1942, niksar 7.0 lık bir depremle yerle bir oldu.
tabi niksar segmenti de aynı bayrak oyununa devam etti ve elindeki enerjiyi hemen batısında bulunan tosya-ladik segmentine verdi. niksar depreminin üzerinden bir yıl geçmiş, sene 1943 olmuştu. tosya-ladik arası 7.2lik bir depremle sallandı. bu segmentteki enerji de hemen batısındaki gerede-bolu segmentine aktarıldı.
1944 senesinde bolu-gerede 7.2lik bir depremle sallandı. enerji yine her zamanki gibi batıya kaçtı. çünkü arap levhası güzel anadolumu batıya ittiriyordu.
aradan 13 sene geçmişti ki bolu gerede segmentinin hemen bitişiğindeki bolu-abant segmenti 1957 senesinde 7.1lik bir magnitüdle kırıldı.
takvimler 1967 senesini gösterdiğinde tıpkı bir tsunami gibi ilerleyen deprem fırtınası apadazarı'nda ortaya çıktı. adapazarı 7.2lik bir depremle yıkıldı.
yine uzun yıllar deprem olmadı. deprem izmit segmentini 1999 senesinde 7.4lük bir depremle yerle bir etti. bu kısmı zaten hepimiz biliyoruz.
her depremden sonra açığa çıkan enerji jeofizik mühendisleri tarafından modellenerek haritası çıkarılır. deprem olan segmentte enerji kalmaz, o segmentte bir daha kolay kolay deprem olmaz uzun yıllar. ama tüm enerji segmentin ucundaki diğer segmentlere kayar.
1939 ve 1957 depremleri arası. bakın nasılda her bir depremden sonra bütün enerji segmentin diğer ucuna birikip o bölgeleri tehlikeye atıyor.
1992 yılına ait bir modelleme sisteminde enerji son olarak izmitte birikmiştir.
izmit segmenti, üzerindeki enerjiyi nere verdi dersiniz? tabiki istanbul'da adaların altından geçen marmara denizi segmentine. bildiğin google earth'te bile bariz bir şekilde, marmara denizinin altında hemen görülebiliyor bu fay hattı (marmara segmenti). işte o koyu kısım.
işte sevgili dostlarım, uzmanların istanbul deprem bekleme sebebi budur. uzmanların istanbulda büyük bir deprem bekleme sebebi de bu deprem fırtınasının 7nin üzerinde oluşudur.
bazı arkadaşlar şöyle düşünebilir." deprem erzincandan başlayarak izmite kadar geldi, sonra izmitte yön değiştirerek tekrar doğuya yöneldi. 17 ağustos depreminden sonra meydana gelen 7.2lik düzce depreminin de sebebi budur."
hepiniz merak ediyorsunuz, 17 ağustos depreminden sonraki modelleme çalışmasını.
burada, 12 bar enerji düzce'ye birikmiş. sonrasında bu enerji düzce depremiyle göç etti doğuya. peki ya gebze'de biriken o enerji nerde? işte o enerji istanbul segmentinde sevgili kardeşlerim. çok fazla ömrü kalmadı, yakında deprem olacak. ama izmit, adapazarı ve yalova da deprem olmaz 200 yıl. şu an marmara bölgesinin en güvenli yerleri buralar. istanbul bıçak sırtında.
istanbul segmentinin kurtuluşu yok. bak aradan da 13 sene geçmiş. bence en fazla 5-6 senesi var. siz siz olun marmara kıyılarında uzaklaşın. özellikle pendik, maltepe, kartal kıyılarında oturanlarla zeytinburnu, bakırköy ve avcılar kıyılarında oturanlar kuzeye kaçsın. 17 ağustos depreminde avcılar, depremin odak noktasına zeytinburnundan, kadıköyden ve bakırköyden daha uzak olmasına rağmen daha çok zarar gördü. sebebi söylendiği gibi avcıların zemininin sağlam olmaması değil yansıyan ve kırılan deprem dalgalarının tamamen tesadüfi olarak avcılarda çarpışması idi. yani dalgalarının ne zaman nere çarpışacağı belli olmaz, kıyılardan uzukta durmakta fayda var.

not: kuzey anadolu fay hattı bingöl'den başlar ve istanbul'u geçerek ege denizine (saros körfezi) kadar ulaşır. bu hat boyunca onlarca segment vardır ve bu segmentlerden sadece iki tanesi son yüzyılda kırılmamıştır. birisi yedisu segmentidir diğeri doğu marmara (adaların altı) segmentidir." (bkz: #27683473)
"öncelikle depremin ve fay hattının ne manaya geldiğini açıklamak lazım. dünya üzerindeki bütün tektonik aktivitelerin tek nedeni dünyanın bir ateş topu halinde olmasıdır. bildiğimiz güneş gibi, diğer yıldızlar gibi ateş topundan bir gezegendir dünya, tek farkı dışındaki ince, kabuk dediğimiz ve üzerinde gezip yürüdüğümüz kısmın soğumuş olması. dıştan içe doğru soğuyor dünya. dünyayı ele aldığımızda soğumuş kısımla soğumamış kısmın oranı bir portakalın kabuğuyla içindeki yediğimiz meyve kısmının oranı kadar. yani gezegene göre kabuk çok ince. yanan kısımda çok büyük bir ısı var, bu da manyetik alanların ve elektrik akımlarının meydana gelmesine neden oluyor. bu manyetik alan ve konveksiyon akımları denen elektrik akımları kabuğun farklı yönlere hareket etmesine neden oluyor. eskiden tüm kıtalar sadece afrika levhasına bağlıymış, oradan zamanla kopa kopa bugün ki şekle gelinmiş. afrika ortada hala sabittir ve bu yüzden afrikada deprem olmaz. o çünkü duruyor yerinde. işte bu hareket neticesinde depremler oluşuyor. milyonlarca sene evvel bitlis okyanusu diye bir yer varmış mesela doğu anadoluda. afrikadan kopan arap levhası yukarı, yani kuzeye doğru hareket etmiş ve bitlis okyanusunun üzerini kapatmış. sonrasında gidecek yer bulamayınca bu sefer kabarmaya başlamış ve bugün ki güney doğu anadoludaki sıradağlar oluşmuş. aynı şekilde afrika levhasının da kuzeye hareketi toros dağlarını oluşturmuştur. belli bir zaman arap levhasının hareketi bitlis okyanusunun kapanmasına ve sıradağların oluşmasına neden olduktan sonra bu sefer anadoluyu batıya itmeye başlamış. anadolu da koparak batı yönde bir hareket kazanmış. 4 milyon yıldır süren bu hareket anadoluyu doğu batı yönünde ikiye bölmüş. bingölden başlayan ve ege denizine kadar uzanan bu kırık kuzey anadolu fay hattı oluyor. fay hattı dediğimiz şey biraz önce bahsettiğim yer kabuğunun kırılmasıdır. bildiğimiz bir kırıktır bu hat. bu kırıkların arası boş olduğu için içerisine su doğlar, su magmanın olduğu sıcak kayaçlara kadar iner, ısınır ve tekrar ısındığı için demlikten fışkıran sıcak su buharı gibi yukarı fışkırır. bizler de bunlara kaplıca deriz. kuzey anadolu fayının geçtiği bütün şehirlerde kaplıcalar vardır. erzincan, reşadiye, havza, adapazarı gibi. bu hattın kuzey kısmı hareket etmiyor. hareketli kısım güney kısmı. türkiye her yıl ortalama 20 milimetre batıya ilerliyor. tabi fay hattının her iki yüzeyi de pürüzlü olduğu için bazen birbirine takılıyor, kenetlenme oluyor ve gitmesi gereken yolu gidemiyor. mesela 200 yılda 2 metre ilerlemesi gereken fay takıldığı için ilerleyemiyor, takılan girinti ve çıkıntılar 200 yıllık birikime dayanamayınca bir anda kırılıyor ve bu da çok büyük sarsıntılara neden oluyor. deprem tam olarak budur. 200 yılda olması gereken 2 metrelik hareket bir kaç saniye içinde olunca bunun adı deprem oluyor.
kuzey anadolu fayının ilginç yönü üzerinde bir deprem fırtınası taşıması. deprem fırtınası demek bir fay hattı boyunca birbirine benzer depremlerin ilerlemesi demektir. 1939 yılında erzincanda 7.9 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. bu depremde bir sonraki depremi tetikledi ve üç yıl sonra yani 1942 senesinde 7.0 lık niksar depremi oldu. o da bir yıl sonra, 1943 yılındaki 7.2lik tosya depremine neden oldu. ardından 1944 yılındaki 7.2lik bolu depremi meydana geldi. fay hattı 13 yıl sakin kalabildikten sonra 1957 yılında 7.1lik abant depremi meydana geldi. bundan da tam on yıl sonra 1967 senesinde adapazarı depremi oldu. sonrasında da, 22 yıl sonra hepimizin bildiği 7.4 büyüklüğündeki gölcük depremi oldu. yani 1939 yılında erzincandan başlayıp sürekli batıya ilerleyen bir deprem fırtınası 60 senede gölcük'e kadar ulaştı. uzmanların istanbulda deprem beklemesinin sebebi de budur zaten. fırtına istanbulun kapısını çaldı. fay sürekli enerjisini her bir depremden sonra batıya aktardı. gölcük'ün de batısında istanbul var.
bahsedilen depremlerin haritasal görselleri

tezimde ben birbirinden bağımsız pek çok çalışmayı bir araya getirdim. açıkcası yeni bir şey keşfetmedim fakat ayrı ayrı yerlerde birbiriyle ilgisi olmayan fakat ortak noktası istanbul depremi olan bir kaç parçayı bir araya getirdim ve bir puzzle gibi oturduğunu gördüm. istanbul'un deprem tehlikesini yorumlamanın iki zor yanı var. birincisi istanbulu etkiyecek olan fayın marmara denizi altında olması. marmara denizinin altındaki fayın nereden geçtiği 1999 senesine kadar bilinmiyordu bile. 99 depreminden sonra ana hatlarıyla keşfi yapıldı. kuzey anadolu fayı adapazarından üç kola ayrılıyor esasında. kuzey kol izmit körfezi, adalar ve florya açıklarından gidip tekirdağa ulaşıyor. bu kol adaları ve izmit körfezini yaratan yapı. orta kol ise edremit körfezinden geçerek bandırma üzeriden çanakkale tarafına gidiyor. işte bu iki fay kolu marmara denizini oluşturan faylardır. yani kuzeyle orta kol birbirinden uzaklaştığı için arada çökme oluyor ve suyla dolup deniz oluşuyor. bu iki fayın arasında pek çok küçük parçalar var. m.s 484 yılından bu yana istanbulda hasar yapıcı 34 deprem olmuş. bu depremlerin hangileri hangi kolda veya bu iki kol arasındaki hangi parçalarda oluşmuş bunları bilmemiz gerekiyor. eğer marmara denizinin dibini metre metre inceleyebilseydik işimiz çok kolay olurdu. bu işin birinci zor kısmı.
ikinci zor kısmı ise eski istanbul depremleriyle ilgili kaynaklara ulaşamamak. kaynaklar var. fakat alfabe de dil de değişmiş. ben tez çalışmam sırasında 1884 istanbul depremiyle ilgili türkçe bir kaynak buldum. zamanın idarecilerinin hazırlattığı bir rapor. fakat çok değil 130 sene öncesinde yazılmış bu raporu bugün anlamak mümkün değil. dil değişmiş, alfabe değişmiş, ülkenin adı değişmiş. kaynaklar nerede ve nasıl ulaşılır bunları bilmek çok güç. bu da işin ikinci zor kısmı.
yukarı da bahsettiğim gibi marmara denizi altındaki fay haritası yeni yeni yapılmış. tarih kitaplarından depremleri derleyip bugün ki fay haritasıyla karşılaştırıyoruz ve o gün ki hasara ve etki alanına bakarak hangi depremin hangi kolda olduğunu tespit ediyoruz. elimizde marmara denizi fay haritasıyla ilgili altı bölüm var. diyoruz ki bu depremler bu altı parçada olmuş. mesela 1719 yılında meydana gelen deprem istanbulu etkilemiş. ama istanbuldan ziyade kocaelini daha çok etkilemiş. yani bu deprem olsa olsa körfez segmentinde olmuştur. 1766 depreminde istanbulda ölen insanlar olmuş fakat edirnede deprem daha çok hasar yapmış. bu depremin batı marmara segmentinde olduğu anlamına geliyor.
işte bu altı bölgenin (segmentin) tüm depremlerini tablo halinde listeliyoruz. sonra bu listelere tarihleri giriyoruz ve kaçar yıl arayla bu parçalar kırılmış bunu buluyoruz.
7'nin üzerindeki depremleri dikkate aldığımızda
körfez segmentinde; 189, 235, 321, 202, 221, 280 yıl arayla deprem olmuş. yani 99 depreminden önce 280 yıl kırılmamış. aradan 14 sene geçti. körfez parçası muhtemelen 200 yıl daha kırılmadan kalacak. yani körfez periyodu ortalama 200 yıl civarında ve henüz 14. yılında. bu tehlikesiz olduğu anlamına geliyor.
oradan adalar segmentine geliyoruz. 432 yıl, 520 yıl ve 504 yıl var depremlerin arasında. şu an 504'üncü yılında olduğu için döngüsünün son demlerinde. işte bu yüzden adalar fayı çok tehlikeli bugün. üzerinde çok uzun bir yılın yüklemesi var. 99 depreminden sonra körfez fayının adalar fayına yüklediği enerjisi göz ardı etsek bile zaten periyodunun sonuna gelmiş.
bunun gibi floryanın açığındaki fayın da ortalama periyodu 250 yıl ve bugün bu fay 259'uncu yılında. yani bu bölge de kırıldı kırılacak bir durumda.
silivri açıklarındaki diğer fay kolu, yani fayın marmara denizi içerisinde kuzeye bükey yaptığı parçadaki periyotta yaklaşık 250 yıl ve orası da bugün 246. yılında.
batı marmara fayında da periyot 250 yıl ve şu anki süre 246 yılda.
son olarak gaziköy civarındaki parçanın da periyodu 270 yıl civarında. fakat orası sakin. en son 1912 depreminde kırıldığı için henüz periyodunun 101. yılında. yani bugün artık deprem beklememiz gerekmeyen bir parça. daha önünde 170 sene var.
fakat adalardan gaziköye kadar giden dört parça fay periyotlarını ya doldurmuşlar ya da doldurmak üzereler. özellikle adalar fayı çok tehlikeli bir süreçte.
eğer marmara denizinin altındaki fay ağını daha ayrıntılı bir biçimde bilseydik çok daha iyi analizler yapabilirdik. fakat bugün ki gelinen nokta da 10 yıl öncesine göre çok iyi sayılır.
yukarıdaki kısım sadece bir çalışmaydı. tarih ve jeofizik biliminin birleştirilip yorumlanmasıydı. bir de sadece jeofizikle ilgili, kesin verileri ele alıp gutenberg ve richter tarafından geliştirilen ve depremlerin periyotlarını ve tekrarlama sayılarını veren logaritmik formülleri kullandığımızda da yukarıdaki sonuçlarla birebir örtüşen veriler elde ediyoruz. aynı şekilde tamamen bağımsız bu çalışmada da adalar fayı, orta marmara ve kuzey kol ve batı marmara yüksek derecede deprem riski taşıyor. tam olarak rakamları vermek gerekirse, 2017 için körfezde yüzde 0,04. yani imkansıza yakın. adalarda yüzde 79, orta marmarada yüzde 63, kuzey bükeyde yüzde 66, batı marmarada yüzde 65, ve gaziköyde yüzde 0.002.
tarihsel verileri ayrı olarak incelediğimizde ortadaki dört parça çok tehlikeli, körfez ve gaziköy tehlikesiz görünüyor. bunu bir kenara bırakıp richter ölçeğinin mucidi olan richter ve gutenberg'in bağıntısını kullanarak tamamen yeni nesil, kesin, aletlerle kaydedilmiş depremler üzerinden hesaplamalar yaptığımızda yine körfez ve gaziköy fayları tehlikesiz, diğer ortadaki dört fayın da çok tehlikeli olduğunu görüyoruz. 2017 için yapılan risk analizleri bu sonucu verirken bunu 2025 için ele aldığımızda adalar fayındaki risk yüzde 85 oluyor. diğer üç tehlikeli parça da aynı oranda artıyor.
bu iki çalışmadan bağımsız, hatta jeofizikten bağımsız olan ve genellikle istatistik biliminde kullanılan student t testi denen fonksiyonel bir bağıntıyı kullanarak, yine eski depremlerin hesabı üzerinden yeni depremleri tahmin etmeye çalıştığımızda da bu altı bölge için aynı yüzdelik sonuçlara ulaşıyoruz. yani bu üç çalışmada da risk aynı noktaları aynı derecede işaret etmektedir. kırmızı alarm veren bölge adalar fayıdır. buna bir de 99depreminin direkt olarak adalar fayına yükleme yaptığını eklersek sonuç daha da vahim görünüyor. ama işin en kötü yanı, adalar fayı kırıldığında enerjisini zaten kırılma periyodunu doldurmuş, kırılmanın eşiğine gelip enerjisini orta marmara fayına verecek olması. onun da kısa bir zaman içerisinde kırılıp kuzey bükeye, onun da yine kısa bir zaman sonra kırılıp batı marmara fayına enerjisini vermesi. yani önümüzdeki en fazla 100 yıl içerisinde istanbulda tüm marmara kıyılarını etkileyecek en az 4 büyük depremin olacak olması anlamına geliyor bunlar.
şimdi sorulara gelecek olursak.
-marmarada kesinlikle deprem olacak mı?
evet, kesinlikle olacak. marmara denizi bir iç deniz. neden orada iç deniz olmuş, çünkü kuzey anadolu fayı üç kola bölünüp biribirinden uzaklaşmış. üç kolun arası açılmış ve içeri çökmüş. orası da haliyle deniz olmuş bu açılmadan dolayı. imralı adasının kuzeyinden istanbul boğazına uzanan bir nehir yatağı kalıntısı vardır mesela marmara denizinin dibinde. milyonlarca yıl önce adapazarına kadar tek parça halinde gelen fay o bölgede üçe ayrıldığı için orta kısım çökmüş. bu şu demek, eğer orada bu üç kol bir deniz yapmışsa bunu yapmaya devam edecektir. sürekli büyük depremler olacak, sürekli zemin parçalanarak dibe çökecektir. marmarada deprem olmayacağını iddia etmek zirvesinde krater gölü olan bir dağın eskiden volkanik bir dağ olmadığını iddia etmek gibidir. istanbul boğazı, marmada denizi içerisindeki adalar, izmit ve gemlik körfezleri, sapanca gölü, çanakkale boğazı, saros körfezi, manyas gölü tesadüfen olmuş şeyler değidir. bu coğrafik birimler neden bolu'da yok ya da tosya'da yok. çünkü fay oralarda tek parça, yani sadece deprem yapıyor. ama üçe ayrılınca işte, böyle karaları birbirinden ayırıp ortasını suyla dolduruyor. biz de buna deniz, göl, boğaz diyoruz.
-elinizdeki verilere göre sizce deprem ne zaman olacak?
herkesin bu konuda çok farklı tahminleri var. bu konuda uzman olmuş insanlar bile farklı kanaatlere sahip olabiliyor. deprem olacak diyenler olmayacak diyenleri tedbirsizlikle suçlarken diğerleri de onları halkı korkutmakla suçluyor. kişisel tahminim en geç 2025 yılına kadar adalar fayının yaklaşık 7.4-7.6 arası bir büyüklükle kırılacağı yönünde. bana bunu söyleyen birbirinden farklı üç bilim var. tarih, jeofizik ve istatistik bilimleri.
-bu deprem olacaksa en tehlikeli iller hangileri?
yine geçmişteki depremleri inceleyip gelecekti depremeler için senaryo yazabiliriz. tabiki adalarda meydana gelebilecek bir deprem en çok istanbulu etkileycektir. özellikle istanbul kıyıları ya devlet eliyle doldurulmuş ya da doğal olarak dolmuş alüvyon zeminler. her ikisi de sağlam değil. marmara denizine kıyısı olan ve düz olan bütün semtler ve mahalleler zaten direkt olarak depremin merkezi oluyor. pendikten üsküdara, sarıyerden kıyı boyunca avcılara kadar olan tüm sahil şeridi tehlike altında. çünkü alüvyon arazi demek çamur demektir. tepelik arazi demek kayalık demektir. kaya depremin sarsıntısını emebiliyor ama çamur tam tersi deprem sarsıntısını daha da büyütüyor. hele ki çamur üzerinde yüksek katlı bir bina varsa bu felaket üstüne felaket anlamına geliyor. nedeni şudur. atıyorum bakırköy sahilinde 7-8 katlı binalar var fakat o bölge alüvyon bir zemine sahip. alüvyon, yani çamur çok sallanan bir malzemedir. ama 7 katlı bina büyük bir kaya gibi olduğu için sallanamaz. yani çok sallanabilen bir zemin üzerine sallanamayan bir yük koyuyorsunuz. bu durumda rezonans denen bir olay oluyor. çamur sallanıp bina sallanamadığı zaman deprem sallayamadığı binayı dibinden kesiyor. zemin kattan bina kesiliyor. deprem fotorağraflarına dikkat ederdeniz binaların önce zemini yıkılır. işte binaların zemin kattan yıkılma sebebi budur. önce zemin kat göçer. bazen bina zeminin üstüne göçüp kalır, üst katlar yıkılmaz. bina zemin katın üstüne göçtüğünde deprem devam ediyor olursa bu sefer deprem yine sağlam kalan ilk katı keser. böyle kese kese tüm binayı yok eder.
istanbul dışında, bandırma, gebze, bursa ve yalova bölgesi de olası bir istanbul depreminde büyük zararlar göreceklerdir. tarihi depremlere baktığımızda bu sonuca varmak çok kolay oluyor. izmitte meydana gelen bir deprem avcıları yıkabiliyorsa adalarda meydana gelen bir deprem de tabiyatıyla yalovaya rahatlıkla zarar verebilir. bu illere tekirdağı da orta zarar görecek şekilde ekleyebiliriz.
-istanbul'da tehlike altındaki ilçeler hangileri?
buna yukarıda cevap verdim sanırım. devamen, moda sahilinde büyük apartmanlar var. buralar lüks semtler ama binalar eski. insanlar adalar manzarası için milonlarca liraya 20 yıllık daire alıyorlar. hem olası depremin merkez üssüne çok yakın, hem yüksek katlı binalar hem de deniz kumuyla, burgusuz demirle ve en iyi ihtimal b12 betonla yapılmış binalar. bugün b12 betonla kaldırım bile yapılmıyor. 99 depreminden sonra hepsi yasaklandı. binalarda en az b25 beton kullanılıyor. bu gibi istanbulun marmara sahilinde bulunan düz araziler üzerine yapılmış 3-4 katın üzerindeki, 15 yaşından büyük binaların gelecekte bir gün meydana gelmesi beklenen adalar depremine dayanabilmesi imkansız gibi gözüküyor.
-kentsel dönüşümü yeterli görüyor musunuz?
bu konu hakkında yeterince bilgim yok açıkcası. kentsel dönüşüm şimdiye kadar hem hükümetçiler hem mualifler tarafından siyasi malzeme olarak yorumlandı.
istanbulu çok iyi bilen bir insan değilim. zeytinburnunda, veliefendi hipodromunun üst taraflarında başlamış bir kentsel dönüşüm gördüm. zeytinburnu gibi tehlikeli bir bölge adına sevindirici bir gelişme. oradan ilerde hemen yedikulede sanırım bir hayli dönüşüm yapılmış. fakat anadolu kısmında, artık bu muhitlerin lüks olmasından mıdır nedir pek kentsel dönüşüm yapıldığını göremiyorum. tam manada kentsel dönüşüm yapılmıştır denebilmesi için istanbulun anadolu ve avrupa yakasında e-5 karayoluyla marmara denizi arasında kalan kısımda 1999dan önce yapılmış bina kalmaması gerekir. bina sağlamlığından bahsederken sürekli 1999 senesini milat kabul etmemin nedeni zemin etüd raporunun zorunluluğu, deniz kumunun, burgusuz demirin, beton kalitesinin gerçek manada gözden geçirilip tüm binaların sağlam yapılmasıdır bu tarihten sonra. bugün türkiyenin hangi iline giderseniz gidin 1999 sonrası yapılmış binaların kirişlerini, kolonlarını matkap bile zor deler. bir de aynı matkapla 1999 öncesinde yapılmış bir binanın kolonunu delin ve matkabın hiç zorlanmadığını kendi gözlerinizle görün.
-can ve mal kaybını en aza indirmek için çözüm önerileriniz?
işin bu kısmında tabiki devlete ve belediyeler büyük görev düşüyor, zaten bu olası depremle iligili konuşan herkes aynı şeyi vurguluyor. lakin halka da büyük görev düşüyor. cadde bostanda, oldukça lüks ama eski bir apartman ev sahiplerinin ortak kararı neticesinde yıkıldı ve yeniden yapılmaya başlandı. kendisini düşünmeyen insanları malasef başkaları, yani devlet ve belediye hiç düşünmüyor. burada moda sahilinde de lüks ve eski binalar ki oradaki binaların hemen hemen hepsi eskidir, aynı şekilde ev sahipleri tarafından yıkılıp yeniden yeni deprem mevzuatına uygun yapılabilir.
bugün bir deprem olsa en büyük yıkım adalar ilçesinde olacak. muhtemelen istanbulun geri kalanı kendi derdine düşeceği için, adalarda da yeterince hastane, can kurtaran, doktor, arama kurtarma ekibi olmadığı için adalarda büyük sıkıntılar çıkacak. ki buna bir de istanbulun anadolu yakasından deniz altından adalara giden elektrik hatlarının kopma ihtimalini de eklersek adalar tam bir mahrumiyet bölgesi olacak. zaten oradan insanların da kaçması çok zor.
1999 depreminde izmit, yalova ve adapazarı gibi istanbula nazaran daha küçük şehirler zarar gördü. istanbulun hastaneleri, ambulansları, arama kurtarma ekipleri, iş makinaları o şehirlere akın etti. istanbul sağlam kalmıştı, çok büyük bir şehirdi, çok az zarar görmüştü ve o küçük şehirlere çok yakındı. fakat istanbulda deprem olduğunda, zaten normal bir günde tıkalı olan istanbul trafiğinin nasıl olacağını siz düşününün. o zaman boludan nasıl ambulans ve iş makinası istanbula ulaşacak. atıyorum öyle bir deprem olduğunda zaten istanbul itfayesinde çalışan itfayecilerin çoğu kendi dertlerine düştüğü için işe gitmeyecekler. herkes yakınına, akrabasına ulaşmaya çalışacak. şehre kara yoluyla giriş çıkış imkansız olacak.
devlet kurumları arasında bu gibi felaketlerde en büyük görevi şimdiye kadar hep türk silahlı kuvvetleri üstlenmiştir. hava, kara ve deniz birlikleri türk silahlı kuvvetleri içerisinde çok kordinelidir. görev tanımları bellidir. kim ne yapacak bilir. kimsenin o gün işe gelmeme şansı yoktur. ama devletin malesef diğer kurumları arasında böyle bir koordine yoktur. buna tıkanan trafiği, göçen viyadükleri, patlayan doğal gaz hatlarını, göçen binalardan sızan doğal gaz yüzünden çıkan yangınları ve zehirlenen depremzedeleri, deprem olduğu için görevinin başına gelemeyen itfaiyeciyi, ambulans şoförünü, doktoru, hemşireyi, sivil savunma memurlarını eklersek tam bir kaos ortamı olacağını görebiliriz. ama en kötüsü dediğim gibi çevre illerden gelen yardımların, çevre illerde kullanılacak hastanelerin istanbulu kurtarmak için çok yetersiz kalacağı gerçeğidir.
çözüm bellidir. 2 kere 2 nin dört olması gibi olacak deprem de, yıkılacak bina da bellidir. herkes üstüne düşen görevi yerine getirmeli. halk deprem sırasında ne yapacağını şöyle bir düşünmeli ve devlet kurumları bir birlerini arasındaki koordineyi iyi sağlamalıdır." (bkz:#33329026)
ayrıca ihmalkarlıklar, konut ve yapı aşırılığı, kontrolsüz nüfus artışı ve bunlara karşın altyapı ve beklenen depreme karşı yapılan hazırlıkların da az çok eksik olduğunu varsayıp; olabilecek bir istanbul depremi sonucunda ne gibi senaryolar ile karşılaşacağımızı da yazarımızgoruntukaybi senaryo haline getirmeye çalışmıştır ki umarım böyle bir duruma maruz kalmayız. (bkz: #25899966)
istanbul veya marmara denizi faylarında 7 veya üzeri büyüklükte muhtemelen gerçekleşecek olaylar.
deprem anı: çığlık çığlığa koşan insanlar, kağıt gibi yıkılan evler olacaktır her yerde. yeni yapılan bir kaç mahalle, istisnai 3 5 bina dışında heryer toz bulutu, her yer yıkık, her yer kaos, her yer ne yapacağını bilmeyen insanlarla dolacaktır.
depremden hemen sonrası: enkaz altında kalanlara bağıranlar, ve ilk yağmacılar bu dönemde olacaktır. elektrikler kesilecektir. cep telefonları kitlenecektir. medya yayınları aksayacaktır. depolar, mağazalar, marketler soyulup soğana çevrilecektir.
depremden birkaç saat içinde: ağır yaralılar ölmeye başlayacaklardır. ölüm sayısı bu bölümde yaklaşık 100-150bin olsa da hızla artacaktır. artçılarla yıkılmayan binalar da yavaş yavaş yıkılacaktır. suç oranı yağma için büyük oranda artacaktır. köprüler 8 büyüklüğü görmeden muhtemelen yıkılmayacaktır fakat yollar perişan olacağı için bütün ulaşım kitlenecektir. herkes istanbuldan kaçmaya çalışacaktır. hastaneler yıkılmamışlar ise kaos ortamında kavga ve ölümlere şahit olacaktır.
depremden sonra ilk gece: enkaz altından insan çıkarmak dışarıdaki ölüleri sevketmek ya da kurtulanları doyurmaktan çok daha önemsiz duracaktır. 15 milyonluk hatta etrafındaki büyük şehirlerle 20 milyondan fazla nüfusu olan bir şehri elden doyurmak imkansız olduğundan hırsızlık veya cinayet olayları yaşanacaktır. şehri ağır bir kıtlık havası kaplayacaktır. eğer kış ise, ilk geceden itibaren donarak ölümler başlayacaktır, hem enkaz altındakiler hem dışarıdakiler için.
24-48 saat arası:rüzgar hali hazırda esmiyorsa inmeyen toz inecektir. yaralı olarak hastaneye gitmeye çalışanlar bir muhattap bulamayacaklardır. iç kanama, travma gibi vakalar büyük oranda öleceklerdir. enkaz altındaki ölüler yavaş yavaş kokmaya başlayacaklardır. türkiye çapında istanbuldan kaçanları evinize alın, bolbol ekmek üretin türü kampanyalar başlayacaktır, gıda yardımı yapın. bilgi dezenfermasyonu olacaktır. ölü sayısı ve hal durumuyla ilgili deprem bölgelerine muhabirler giremeyeceği ya da girmeyeceği için kulaktan duyma veya tahminlerle bilgiler verilecektir. ekmek, yemek, çadır, soğuk, bebekler, çocuklar ve yaşlılar çok büyük problem teşkil etmeye başlayacaktır.
48-72 saat arası:enkaz altından çıkarılanlar olsa bile, ki iş makineleri veya akut bu işe başka deprem kadar yoğunlaşamayacaktır, hastanede ilgisizlikten öleceklerdir. açlık çoğu insan için ciddi bir hal aldığı için her yemek yardımında kalabalık ve kaostan insanlar ölmeye başlayacaktır. şehrin elektriği muhtemelen geri getirilemediği için zaruri ihtiyaçlar karşılanamayacaktır. su ciddi bir problem haline gelecektir. sevkiyatlar aksayacağı için damacana veren şirketler servis veremeyecektir. istanbul dışına muazzam göç olacaktır. çalıntı otostop otobüs veya herhangi bir şekilde yürüyerek de olsa insanlar istanbuldan kaçmaya çalışacaklardır. ölü sayısı 400bin civarına tırmanacaktır.
72-96 saat arası: martılar şehrin içine girip sokaktaki ya da enkazdaki ölüleri yemeye başlayacaklardır. şehir kokmaya başlayacaktır. kurtulanlar da açlık veya soğuktan ölmeye başlayacaklardır. su açlık bir çöl gibi saracaktır istanbulu.
bütün ülke stokları ve depolarına devlet el koyup istanbula gönderecektir. bu sırada şehirde, pislik, hastalık, açlık ve ölümler önüne geçilemez bir hal almaya başlayacaktır. ölü sayısı depremden hemen sonraya göre belki de 500 bin artış gösterecktir. kurtulanların bile kurtarılamaması, dışarıdakilerin salgın hastalıklarda ölmesi, özellikle patlayan bebek ve çocuk ölümleri bundan sonra da devam edecektir.
2-4 hafta arası: ölü sayısı depremden hemen sonraya göre 1 milyona yakın artış gösterecktir. ekonomide kur, ekmek fiyatı, temel gıda malzeme fiyatları sabitlenecek, ilaç yokluğu, müsait olmayan şartlar gönüllülerin geri dönüşüne sebep olabilecektir. iş makineleri toplu mezarlar kazacaklar, belki de kimlik tespitlerine gerek olmadan insanlar gömüleceklerdir. ölüm ve göç sebebiyle istanbulun nüfusu maksimum 3-4 milyon kalacaktır.
1-3 ay arası: koku dağılacaktır. istanbul hayalet şehir haline gelecektir. içinde 1 insanın dahi olmadığı hayalet yıkık mahalleler ortaya çıkacaktır. gıda tüm türkiyede sorun haline gelecektir. ithalat ile bu sorun çözülmeye çalışılacaktır. süpermarketler büyük oranda bomboş koridorlarda 3 5 ekmek peynir zeytin domates patates satan, konserve koyulan yerler olacaklardır. ülke üretimi çok büyük oranda düşecektir. imkb eğer olur da açılırsa %98lere varabilecek düşüş gözlemlenecektir. dolar/tl 20nin üzerine çıkacaktır. bu sırada şehrin elektriği ve suyu geri kazandırılmaya çalışılacaktır. şehir suyu pisliği hastalıkların önüne geçilememesi, pislik gibi sebeplerden ölümler son hızla devam edecektir.
1 sene içinde: özellikle facebook gibi siteler aracılığıyla insanlar ulaşabildiklerine ulaşacaklardır, ulaşılamayanlar öldü kabul edileceklerdir. resmi rakamların çok çok üzerinde gerçek ölüm sayıları olacaktır. türk ekonomisi %80lere varan oranda küçülecektir. ekonomik krizin ötesinde, yaşam zorluğu çekilecektir. 1 yıllık aranın ardından bazı kurumlar çalışmaya veya eğitime devam ederken bazı kurumlar bunu başaramayacaktır. asker başta kalmaya devam edecek, seçim yönünde bir istek veya ihtiyaç olmadığı için seçim yapmayacaktır.
hepsinden sonra: deprem sonucu(hastalık, açlık vs. dahil) 1-2 milyon arası insan yok olacaktır. bu trajediyi bu millet atlatamayacaktır. hayat devam edemeyecektir. türkiye tüm dünyada depremin yıktığı ve bitirdiği ülke olarak kalacaktır. toprak altıda yatan bir tanıdığı olmayan olmayacaktır. enkazlar yıllar boyu kıpırdatılamayacaklardır.
istanbul ise yıllarca basit bir kasaba olarak işleyecektir, bütün ekonomik turistik, endüstriyel yükü uçacaktır. türkiyenin yeni istanbulu yeni yüzü uzun süre izmir olacaktır. tarım ülkesine dönüş ve fabrikalar ile ülkeyi doyurmak üzere üretim yapılmaya çalışılacaktır.
son olarak, deprem anı için en doğru ve yaşamsal önerileri maddeler halinde doug cropp'tan okuyalım:
1) 'binalar çökerken basitçe 'çömelen ve korunan' kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler. 
2) kediler, köpekler ve bebekler'in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun. 
3) ahşap evler deprem anındaki en güvenli yapılardır. sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar. 
4) eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler. 
5) televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın.. 
6) bina çökerken kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür...nasıl mı? eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. her iki durumda da ölürsünüz! 
7) hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. merdivenler (ana binadan) farklı bir 'frekans aralığına' sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı
gerçekleşene kadar. merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. korkunç şekilde sakatlanırlar. bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır.. depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir. 
8) binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.
9) enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını /ezilmediğini keşfettim. kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur.
umarız ki, türkiye'deki deprem korkusu ve endişesi bir deprem bilincine dönüşsün. okullarımızda göstermelik olarak sıraların altına girileceğine, yeterli eğitimler verilsin. hasarlı evler sıvanıp başka ailelere ve insanlara mezar olmasın. ödediğimiz vergiler oyrant vegüç malzemesi yerine kaliteli bir kent yaşamı ve ranta sırtını dönen bir türkiye için kullanılsın.
son olarak: deprem gibi ciddi ve önlem alınması gereken bir durum ile dalga geçen, bu durumu gırgır ve geyik malzemesi yapan; ilmi olarak tedbir almayıp insanlara bu durumun takdir-i ilahi olduğunu ve çaresizce kuzu gibi beklememiz gerektiğini söyleyen insan suretli varlıklar. bu dangalakça tutumunuzu acilen gözden geçirip duyarlı ve faydalı birer birey olarak hayatınıza devam etmeniz gayet mümkündür.

KAYNAK : Ekşi sözlük